(Bu yazı, BÜMED’in dergisinin 2014 Eylül baskısında yayımlanmıştı.)

Herşey, dönüyor, dolaşıyor, beni bedene getiriyor.

Mesela…

Aysan’la ilişkimde, bir halim var, Aysan’ın geç kalmasına kızmış halim. Aysan benden beş buçuk yaş büyük ablam. Buçuk önemli. O yaz bebeği ben ise kış. O yüzden beş buçuk. Uzun süre, on dört sene kadar, yurtdışında yaşadı, çalıştı. 2008’den beri İstanbul’da. Yunan ve çok sevdiğim bir adamla evli. İkimiz de aynı şehirde yaşayınca bol bol görüşüyoruz. Bana ve kızıma şoförlük yapıyor, taa karşıdan geliyor, bizi alıyor, hep bizim tarafta bir yerlere gidiyoruz, programlar yapıyoruz. Çoğunda annem de bizimle. Öyle kız kıza ya da kadın kadına takılmayı seviyoruz. Buraya kadar şahane.

Ama bu programların bazılarında,

Benim kafamda hep bir saat var ya, ya da var işte öyle bir saat, Aysan, o saati bilsin ya da bilmesin, bir şekilde uymazsa benim akrep ve yelkovana, bana birşeyler oluyor.

Aysan’ın geç kalmasına kızmış halimde, ona karşı kalbimdeki o sıvı sevgi bir süreliğine bedenimi terk-i diyar ediyor gibi yapıyor, taşlaşıyor. Kalp atışım hızlanıyor, üst bedenimden bir sıcaklık boğazıma doğru çıkıyor. Öfkeden deliriyorum. Resmen de-li-ri-yo-rum.

Bir ‘Bunu bana nasıl yapar’lar zinciri omurgamın bir ucundan diğer ucuna gidip gelmeye başlıyor.

Ela’nın öğlen uyuması gerektiğini biliyor ama gene de geç geliyor – bunu bana nasıl yapar?

Akşam bilmem nereye geç kalmamam gerektiğini biliyor, gene de geç kalıyor – bunu bana nasıl yapar?

Vır vır vır da vır – bunu bana nasıl yapar?

Dır dır dır da dır dır dır dır – bunu bana nasıl yapar?

Üstüne üstlük duygularını dışa vurmada herhangi bir sıkıntım olmadığı için, içimdeki yüksek seste gürültü yapmaya devam eden vır vır ve dır dır’ı Aysan’la paylaşıyorum. Aysan bazı gün alttan alıyor (alttan alınmak zorunda kalınması, ne kadar da fena), bazı gün çat çat benimle tartışmaya giriyor, bazı gün orta derecede bir sarsıntı yaşıyoruz. Bazen, annem son derece ortada kalarak, bu tartışmalarda zorunlu hakem oluyor. Bazen benim sinir harbimden kendi payını da alıyor.

Sesim başkalaşıyor, sözüm başkalaşıyor, özüm başkalaşıyor. O günkü uzatma / kısa kesme moduma göre, on beş dakikadan bir saate kadar uzayabilen bir sinir harbi yaşıyorum. Bir hortum adeta. Çoğu kez bitince biraz ağlıyorum.

Sonra geçiyor.

Sanki o deliren kadın ben değilim.

Özellikle içine annemi de çekmişsem acayip bir suçluluk duygusu sırtlarıma yükleniveriyor. (Sonra yoga pratiğimde gelsin bhujangasana’lar, salabhasana’lar)

Sabun köpüğü misali. Resmen sabun köpüğü. Yıkanıp gidiyor.

Aysan’la birbirimizi aşk-ı ilan edip, programımız neyse öyle devam ediyoruz. Keyifli bir İstanbul günü yaşıyoruz. Ya da bir konserde beraber çok iyi vakit geçiriyoruz, veya bir edebiyat kursunda, mesela.

Neokorteks beynim, bu hortum geçip de yaşadığımı anlamlandırmaya çalıştığında, hiçbir yere varamıyor. Herkesi bekleyebilen, ve de çoğu kez de başkalarını bekleten ben, Aysan’ın azıcık bir geç kalmışlığıyla neden bir canavara dönüşüyorum? Çok saçma sapan birşey, bekle iki dakika, ne oluyor yani?

Aslında olan ne?

Beynimin kendi zekamın almadığı bir hızla iletişim halinde olan nöronları ve bedenin hafızası Aysan’ı beklemek zorunda kaldığım geçmiş travmatik olayların (babamın cenazesi ve annemin beyin ameliyatı – Aysan o dönemde Amerika’da yaşadığından ikisine de yetişememişti) hatırası ve hissini bulup çıkarıyor ve olanlar oluyor.

Evet, Aysan, iki çok korktuğum olayda, başka bir kıtada olmasından dolayı, anında, yanımda olamadı, ve onu bekledim ve gecikti: 1995’te babam öldüğünde ve 2000’de annem hiç beklenmedik bir şekilde apar topar beyin ameliyatına alındığında. Çok korktum, korkumun can yoldaşı öfkem de, Aysan’ın geç kalmasından sebeplenip, gelip korkumun koluna girdi sanırım ve bedenimde Aysan’a karşı deşarj edemediğim birşey olarak kilitlenip kaldılar. Kaç sene geçmiş üzerinden ama bedenimdeler, biliyorum. Ve o ikisi bedenimde bir yerde kilitlenip deşarj olamamışken, Aysan’ı her beklediğimde, beynimdeki nöronlar, alışkanlık haline getirdikleri öfke nöbeti yolundan o kadar çok geçtiler ki, başka bir yol bilmez oldular. Bana da, senelerdir, Aysan’ı beklediğim her durumda, o bilindik yolun bilindik sonuna hızlıca varıvermek düştü ve şahane bir abla-kardeş krizi yaratma konusunda uzmanlaştım.

Benim zihnimdeki parçaları birleştirince yazdığım hikaye bu.

[Ama işin komiği bambaşka bir hikaye de olabilir, ne babamın ölümüne, ne annemin beyin kanamasına bağlanan. Ne olduğunu bilmem gerekmiyor. Hikayesini irdelemem gerekmiyor.]

Ne yapmalıyım?

Hortuma yakalanmayacağım diye Aysan’la program yapmaktan imtina edecek halim yok, sonuçta ablam oluyor kendisi, ama, benzer başka zamanlarda, neyse kaçtığım, ondan kaçacağım diye, durumlardan, kişilerden, tecrübelerden, çok sevdiğim değişimden, yenilikten imtina etmişliğim vardır ve nasıl hiçbir işe yaramadığını da çok iyi bilirim. Bir b.ka yaramadığı tescillidir yani.

Çözüm tecrübeden kaçışta değil, gene bedenimde, bedenimde  olanları takipte, bunu o kadar iyi biliyorum ki. Aysan beni beklettiğinde, gene öfkelenmeye doğru gidiyorsam, hızlanan kalp atışımı, beynime doğru hücum eden sıcaklığı, bazen terleyen ellerimi yakalamak. Ve beynimde, o çıkar da çıkmaz yola girmeden, başka bir yoldan devam etmek, tek yapmam gereken bu. Kaçınarak değil, yaşayarak, ama yaşarken bedeni dinleyerek, ondan kopma yanlışına düşmeden.

Bedenimde yaşadıklarıma tanık olarak, tanık kalarak. Sadece bu hortum için değil ve sadece bu hortum esnasında değil, yapabildiğim ölçüde bedenimde kalarak. Bunu bana nasıl yapar ve benzeri çıkmaz yollara hemencecik, benim nöronlar o yolları avucunun içi gibi biliyor diye, girivermeden.

Bu bir süreç. Hemen olmayacak. Ama biliyorum ki, bedende kaldığım sürece, hortum(lar) dönüşecek.  Belki önce şiddetli bir fırtınaya, sonra da yavaş yavaş toprak kokulu yağmurlara.

Ne varsa bedende var.

Bedenim benim ibadethanem.

(*) Sevgili David (Cornwell)’e sonsuz teşekkürlerimle.

Henüz Yorum Yapılmamış

Yorum Yazın

E-mailiniz yayınlanmayacak.

X